Bugun...


Sami GÖREN


Facebookta Paylaş









EDEBİYATIMIZDA KALEM KAVGALARI (NAZIM HİKMET – NECİP FAZIL)
Tarih: 30-04-2019 09:09:00 Güncelleme: 30-04-2019 09:09:00


Sayın okurlarım, öncelikle Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize / üzerimize olsun; Allah’tan sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

Bu yazımızda “Edebiyatta Kalem Kavgası” kavramını, Nazım Hikmet – Necip Fazıl kalem kavgasını inceleyeceğiz.

GİRİŞ

Eleştiri, tartışma ve polemik yazıları aslında edebiyatın en renkli ve heyecan uyandıran metinleri olarak karşımıza çıkar. Öyle ki edebiyatın bir döneminde, sözcüklerin mermi gibi havada uçuştuğu zamanlarında, önemli yazarlar bu polemiklerin içerisine girmiş ve ortaya ‘kalem kavgası’ denilen bir tür çıkmıştı.

Osmanlı döneminde; Namık Kemal-Ziya Paşa, Recaizade Mahmut Ekrem-Muallim Naci, Ahmet Mithat-Cenap Şahabettin,

Cumhuriyet döneminde: Peyami Safa’nın Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Necip Fazıl’ın Hüseyin Nihal Atsız, Nurettin Topçu, Nazım Hikmet tartışmaları akla ilk gelenler arasında.

Batı edebiyatında ise Hemingway – Faulkner, Nietzsche – Dante, H.G. Welss – Bernard Shaw, Vladimir Nabokov – James Joyce, Mark Twain – James Austen, Jack Kerouac – Truman Kapote, Charles Dickens – Oscar Wilde önemli yazarlar bulunuyordu

EDEBİYAT (AR): 1. Olay, düşünce, duygu ve hayallerin dil aracılığıyla sözlü veya yazılı olarak biçimlendirilmesi sanatı, yazın 2. Bir bilim kolunun türlü konuları üzerine yazılmış yazı ve eserlerin hepsi. 3. mec. İçten olmayan, gereksiz, boş sözler.

1. Sanatça, yani insanda estetik duyguyu heyecana getirecek değerde meydana getirilmiş şiir, sahne eseri, hikaye, roman, söylev gibi nazım veya nesir halindeki eserlerin hepsi. 2. Bu eserlerin yer aldığı sanat kolu. 3. Bu sanatı ve bu eserleri inceliyen bilim. 4. Bu bilimi konu olarak ele alan kitap (TDK Türkçe Sözlük)

KALEM (AR): 1. Yazma, çizme vb. işlerde kullanılan çeşitli biçimlerde araç. 2. Resmî kuruluşlarda yazı işlerinin görüldüğü yer. 3. Yontma işlerinde kullanılan ucu sivri veya keskin araç. 4. Çeşit, tür. 5. mec. Bazı deyimlerde yazı: Kaleme almak. Kaleme gelmemek. (TDK Türkçe Sözlük)

KAVGA (FAR): 1. Düşmanca davranış ve sözlerle ortaya çıkan çekişme veya dövüş, münazaa. 2. mec. Herhangi bir amaca erişmek, bir şeyi elde etmek veya bir şeye karşı koyabilmek için harcanan çaba, verilen mücadele. 3. esk. Savaş. (TDK Türkçe Sözlük)

NAZIM HİKMET

(15 OCAK 1901 SELANİK - 3 HAZİRAN 1963 MOSKOVA)

Babası Hikmet, annesi Ayşe Celile’dir.

İlk şiiri 1913’te yayınlanan Feryad-ı Vatan’dır.

Nazım Hikmet 1917'de girdiği Heybeliada Bahriye Mektebi'ni 1919'da bitirip Hamidiye kruvazörüne stajyer güverte subayı olarak atandı. O yılın kışında son sınıftayken geçirdiği zatülcenp hastalığı tekrarladı. 17 Mayıs 1920'de, Sağlık Kurulu raporuyla, askerlikten çürüğe çıkarıldı. Bahriye Mektebi’nde öğretmeni Yahya Kemal (Beyatlı)’dir.

1920’de Alemdar Gazetesi’nin açtığı şiir yarışmasında birinci oldu.

1 Ocak 1921'de Mustafa Kemal'e silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla dört şair, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazım Hikmet, Vala Nureddin, Sirkeci'den kalkan Yeni Dünya vapuruna gizlice bindiler. İnebolu'dan Ankara’ya geçtiler.

Aynı yıl, Ankara Hükümeti Nazım Hikmet ve Vala Nureddin’i Bolu Lisesine öğretmen olarak tayin etti. İki arkadaş da komünist devrime sempati ile bakıyordu, Batum üzerinden Moskova’ya geçtiler. Moskova’da Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde bilgiler ve iktisat okudular.

1924’te Türkiye’ye döndüler.

1924’te ilk şiir kitabı 28 Kanunisani yayınlandı.

1925’te TKP merkez komite üyesi oldu.1925’te Komünist tevkifatı üzerine Moskova’ya gitti.

1928 af kanunundan yararlanmak için geri döndü.

1929’da Putları Yıkıyoruz başlıklı yazısı Zekeriya Sertel’in Resimli Ay dergisinde yayınlandı.

1935’te Taranta Bulba, Unutulan Adam Yayınlandı. 1936’da Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin yayınlandı.

17 Ocak 1938 gecesi akrabası olan Celaleddin Ezine'nin evinde otururlarken gelen polislerce tutuklanıp kısa bir süre İstanbul Tevkifhanesi'nde bekletildikten sonra, Nazım Hikmet Ankara'ya Harp Okulu Komutanlığı

Askeri Mahkemesi'ne gönderildi, 29 Mart 1938'de "askeri kişileri üstlerine karşı isyana teşvik" suçuyla 15 yıl ağır hapse mahkûm edildi.

28 Mayıs 1938'de temyiz bu cezayı onayladıktan sonra, Ankara Cezaevi'nden alınarak İstanbul'da Sultanahmet Cezaevi'ne getirildi, bir ay geçmeden, haziran sonlarına doğru, Donanma Komutanlığı'ndan gelen görevliler onu alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.

Bu kez de Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde yargılanacaktı. 10 Ağustos 1938 günü başlayan davada, on dokuz gün sonra, 29 Ağustos 1938'de, "askeri isyana teşvik"ten, 20 yıl ağır hapse mahkûm oldu. İki cezası birleştirilince 35 yıl tutuyordu. Mahkeme bunu çeşitli gerekçelerle 28 yıl 4 aya indirerek karara bağladı.

29 Aralık 1938'de, Askeri Yargıtay'dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı. 1 Eylül 1938'de İstanbul Tevkifhanesi'ne, şubat 1940'ta Çankırı Cezaevi'ne, aynı yıl aralık ayında da Bursa Cezaevi'ne gönderildi.

1949 ortalarına doğru Ahmet Emin Yalman'ın "Vatan" gazetesinde yazdığı bir dizi yazı ve gazetenin, avukatı Prof. Dr. Mehmet Ali Sebük'e yaptırdığı on yazıdan oluşan bir inceleme sonucunda, kamuoyunda Nazım Hikmet'in bir "adli hata" yüzünden cezaevinde olduğu görüşü ağırlık kazandı. Ankara'da avukatlar, İstanbul'da aydınlar topluca imzaladıkları dilekçelerle cumhurbaşkanına başvurdular. (Nazım’ın, korkunç bir adli hataya kurban edilmek istendiğini, Türkiye ve Dünya kamuoyuna duyuran ve Nazım davasını çıkan af yasası kapsamına aldırtarak, Nazım’ın özgürlüğe kavuşmasını sağlayan tek avukatı Prof. Mehmet Ali Sebük, sağ görüşlü bir hukukçu. Demokrat Parti’den milletvekilliği yapmış; Adalet Partisi’nden de senatör adayı olmuştu. Bu konu kitaplaşmıştır: Mehmet Ali SEBÜK – Korkunç Adli Hata ve Nazım Hikmet’in Özgürlük Arayışı – Cem Yay. 1978)

Yurt dışında da sanatçıların, hukukçuların öncülüğü ile benzer girişimler yapıldı. Bu arada Birleşmiş Milletler Örgütü'nün danışma organlarından olan Uluslararası Hukukçular Derneği 9 Şubat 1950'de Nazım Hikmet'in serbest bırakılması dileğiyle Büyük Millet Meclisi başkanına, milli savunma ve adalet bakanlarına birer mektup gönderdi.

Bütün bu girişimlerden bir sonuç alınamadığını gören Nazım Hikmet 8 Nisan 1950'de açlık grevine başladı.

14 Nisan 1950 seçimlerini kazanan Demokrat Parti'nin çıkardığı af yasası, Büyük Millet Meclisi'nde tartışılırken, Nazım Hikmet'in bağışlanmaması için, çok tatsız, çok üzücü konuşmalar yapıldı.

Sonuçta gergin bir ortamda çıkarılan yasa onu doğrudan bağışlamıyor, yalnızca cezasının üçte ikisi indirilenler kapsamına alıyordu. 12 yıl 7 ay yatmıştı. 28 yıl 4 aylık cezasının geri kalanı bağışlanıyordu.

15 Temmuz 1950'de, Cerrahpaşa Hastanesi'nde, artık serbest olduğu kendisine avukatlarınca bildirildi.

Nazım Hikmet cezaevindeki son iki yılına girerken görüşmeci gelen dayı kızı Münevver Berk'e aşık olmuştu.

Cezaevinden çıkınca karısı Piraye'den ayrıldı.

Kadıköy'de, önce annesinin Cevizlik'teki evinde, sonra bir apartman katında Münevver Hanımla yaşamaya başladı. Gene İpek Film Stüdyosu'nda çalışıyordu.

26 Mart 1951'de, bir oğulları oldu. Adını Mehmet koydular.

17 Haziran 1951 sabahı, askerlik işini düzeltmek amacıyla Ankara'ya gideceğini söyleyerek evden ayrılan Nazım Hikmet'in 20 Haziran 1951'de Romanya'ya vardığı Bükreş Radyosu'ndan öğrenildi.

Sonradan yazılanlara göre, akrabası olan Refik Erduran'ın kullandığı bir sürat motoruyla İstanbul Boğazı'ndan Karadeniz'e açılmış, Bulgaristan sahillerine çıkmayı amaçlarken, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya'ya gitmişti.

Oradan Moskova'ya geçmesi üzerine, Nazım Hikmet, 25 Temmuz 1951'de, Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Sürgündeyken birçok uluslararası kongreye katılan, çeşitli ülkelere yolculuklar yapan Nazım Hikmet büyük bir ün kazandı. Yapıtları çeşitli dillere çevrildi. Pek çok kitabı yayımlandı.

Ocak 1962'de Kruşçev'in aracılığıyla Nazım Hikmet'e Sovyetler Birliği pasaportu verildi. Şubatta, Vera'yla birlikte, Asya ve Afrika Yazarlar Birliği Kongresi'ne katılmak üzere Mısır'a gittiler.

Nazım Hikmet sağlığının gittikçe bozulmasına karşın, 1962'de Prag, Berlin, Leipzig, Bükreş'te yapılan toplantılara katılmaktan geri durmadı.

Kasım 1962'de Vera'yla birlikte gezmek, dinlenmek için İtalya'ya gittiler; Milano, Floransa, Roma. Oradan, yeni yılı Dino'larla birlikte karşılamaya, Paris'e geçtiler.

Şubat 1963'de Nazım Hikmet Asya ve Afrika yazarlarının Tanganika'daki toplantısına katıldı.

Martta, nisanda Berlin'deydi.

Nisan sonunda Moskova'ya dönünce "Cenaze Merasimim" adlı şiirini yazdı.

Mayısta, oturdukları apartman dairesi temizlenip boyanırken, Staraya Ruza'daki bir daçada kaldılar.

Staraya Ruza'dan döndükten kısa bir süre sonra ise, 3 Haziran 1963 sabahı, Nazım Hikmet bir kalp krizi sonucu Moskova'daki evinde öldü.

Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir törenle Novodeviçiy Mezarlığı'na gömüldü.

05.01.2009’da Bakanlar Kurulu kararı ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındı, karar 10.01.2009 tarihli Resmi Gazete’de yayınlandı.

Cezaevinde koğuş arkadaşları: Kemal Tahir, Orhan Kemal, Dr. Hikmet Kıvılcımlı vd.

BAŞLICA ESERLERİ (YAPI KREDİ YAYINLARI):

ŞİİR:

835 Satır (835 Satır; Jokond ile Sİ-YA-U; Varan 3; 1+1=1; Sesini Kaybeden şehir)

Benerci Kendini Niçin Öldürdü (Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf; Portreler; Taranta-Babu'ya Mektuplar; Simavne Kadısı Oğlu şeyh Bedreddin Destanı; şeyh Bedreddin Destanı'na Zeyl)

Kuvayi Milliye (Kuvayi Milliye; Saat 21-22 şiirleri; Dört Hapisaneden; Rubailer)

Yatar Bursa Kalesinde

Memleketimden İnsan Manzaraları

Yeni Şiirler

Son Şiirleri

İlk Şiirler

La Fontaine'den Masallar (İlk Şiirler, Nazım Hikmet'in çocukluk şiirleriyle hece şiirlerini içeriyor. Şair bunların büyük bir bölümünün toplu şiirleri arasına alınmasını herhalde istemezdi. Son kitap takma adla yayımlanan La Fontaine çevirileri.)

OYUN:

Kafatası

Ferhad ile Şirin

Yusuf ile Menofis

Demokles'in Kılıcı

Kadınların İsyanı

ROMAN-ÖYKÜ-MASAL:

Kan Konuşmaz

Yeşil Elmalar

Yaşamak Güzel şey Be Kardeşim

Hikayeler

Çeviri Hikayeler

Masallar

YAZILAR:

Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil

Yazılar (1924-1934)

Yazılar (1935)

Yazılar (1936)

Yazılar (1937-1962)

Konuşmalar: (Nazım Hikmet'in bu kitaplarda yer alan yazılarının büyük çoğunluğu çeşitli takma adlarla gazetelere yazdığı köşe yazılarıdır.)

MEKTUPLAR:

Nazım ile Piraye

Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar.

EDEBİ KİŞİLİĞİ

Toplumcu-gerçekçi sanat anlayışının edebiyatımızdaki öncüsü ve en önemli temsilcidir.

Hem kendi kuşağını hem 1960 sonrası şairlerimizi derinden etkilenmiştir.

İlk şiirlerinde heceyi kullanmış, geleneksel şiirimizden yararlanmıştır.

1921’de Moskova’ya gidince Rus şiirinin etkisinde kalmış, 1928’de yurda toplumcu şiir anlayışıyla dönmüştür. Moskova’daki yıllarında fütürizm ve bu akımın önemli isimlerinden Mayakovski’nin etkisinde kalarak hece veznini bırakıp serbest şiire yönelmiştir.

İlk şiir kitabı “835 Satır”la çağdaşlarında çok farklı bir şiir anlayışı ortaya koymuştur. Bu şiirlerinde Rus fütüristlerin özellikle Mayakovski’nin etkisi görülür.

Şiirlerinde biçimsel ögelere değil, içeriğe önem vermiştir.

İçeriği (özü), temel almış, dizeci anlayışı yıkmış, nesnel ve somut şiiri geliştirmiştir.

Harflerin büyük ve küçük kullanımdaki değişikliklerle, satır uzunluklarının ve dizilişlerinin dalgalanmasıyla şiirde biçimsel yenilikler yapmıştır.

Şiirleri basamaklandırmıştır. Uzun dizelerin ardından gittikçe kısalan kırık dize kümleri oluşturmuş, bazen sözcükleri ortasında kesmiş bazen de tek dizeye indirgemiştir.

Şiirlerinde ilk dize büyük, sonrakiler küçük harfle başlar.

1929-1936 arası şiirlerinde doğa, kendi yaşamı, hapishane yılları, toplumsal yergiler ve tarihsel gerçeklikler yer alır.

1950-1963 arsı şiirlerinde memleket özlemi, barış, ölüm, aşk gibi temaları işlemiştir.

“Şeyh Bedrettin Destanı”nda şiirinde epik şiirle birlikte kendi toprağını anlattı.

“Kuvayı Millîye Destanı ve Memleketimden İnsan Manzaraları” eserlerinde senaryo, düz yazı ve şiiri iç içe kullandı. Toplumsal görünümlü şiirlerdir.

“Kurtuluş Savaşı Destanı” yapay destanlarımızın önemli olanlarındandır.

İlk oyunu “Kafatası” ilim adamının çıkarcılar elinde kalışını anlatır.

“Unutulan Adam” oyununda karısı tarafından aldatılan bir doktorun kızını ameliyatta öldürmesi ve kendini ihbar etmesini anlatır.

“İnek” adlı oyununda ise sahiplerine refah getireceği yerde onları sömüren bir ineği sembol olarak kullanır.

Nazım Hikmet’in 11 şiir bestelenmiştir; Seni Düşünmek (Ezginin Günlüğü), Ceviz Ağacı (Cem Karaca), Hoş geldin kadınım (İlhan İrem), Bu Memleket Bizim (Grup Yorum, Suavi), Gidenlerin Türküsü, Güzel Günler Göreceğiz (Edip Akbayram), Aynı daldaydık (Ahmet Kaya),

SEVİYORUM SENİ (ŞİİRDEN BİR BÖLÜM)

Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi Geceleyin ateşler içinde uyanarak ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi

HAKKINDA BİYOGRAFİ ÇALIŞMALARI:

Afşar TİMUÇİN – Nazım Hikmet’in Şiiri – Bulut Yay. 2002

Ahmet KABAKLI - Nazım Hikmet – Türk Edebiyatı Vakfı 2002

Asım Bezirci – Nazım Hikmet – Evrensel Basım Yay. 2002

Ataol Behramoğlu – Nazım Hikmet – Tekin Yay. 2012

Emin KARACA – Nazım Hikmet’in Aşkları – Destek yay. 2010

Memet Fuat – Nazım Hikmet – Yapı Kredi Yay. 2015

Orhan Karaveli - Tanıdığım Nazım Hikmet – Kırmızı Kedi Yay. 2018

Özdemir İNCE – Cumhuriyetin Şairi Nazım Hikmet Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl – Eksik parça 2017

Türkkaya ATAÖV – Nazım Hikmet’in Hasreti – May Yay. 1976

Vera Tulyakova Hikmet – Bahtiyar Ol Nazım – Yapı Kredi Yay. 2008

Yıldız SERTEL – Nazım Hikmet ile Serteller – Everest yay. 2008

 

NECİP FAZIL KISAKÜREK

(26 MAYIS 1904 İSTANBUL – 25 MAYIS 1983 İSTANBUL)

Babası Fazıl, annesi Mediha’dır.

Necip Fazıl Kısakürek, Maraşlı bir ailenin tek çocuğu olan Fazıl'a Ahmet Necip adı verildi.

Babasının hakim olması nedeniyle pek çok şehirde ilkokul okumuş, annesinin verem hastalığına yakalanması üzerine tedavi için Heybeliadaya taşındılar.

1916’da Bahriye Mektebine girdiğinde Nazım Hikmet iki üst sınıfta idi.

Babasını kaybetti. İstanbul’un işgali üzerine annesi ile birlikte Erzurum’a gitti.

1921’de Darülfünun Eedbiyat Fakültesi Felsefe bölümüne kaydoldu. İlk şiirleri Yakup Kadri’nin çıkardığı Yeni Mecmua’da yayınlandı.

1924’te Maarif Vekaletinin açtığı sınavı kazandı ve Paris’te Sorbon Üniversitesi felsefe bölümüne gitti. Eğitimine devam etmediğinden bursu kesildi ve Türkiye’ye döndü.

1925’te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı, 1929’de Kaldırımlar yayınlandı. Şiirleri büyük ilgi gördü. Yakup Kadri, Falih Rıfkı ile samimi oldu.

Hollandalı Bahr-i Seft, Osmanlı, İş bankalarında çalıştı.

1931-33’de askerlik yaptı.

1934 tarihinde bir Nakşî şeyhi olan Abdülhakîm Arvasî ile tanıştı. Bu tanışma onun edebi kişiliğinde yer aldı. İlk oyunu Tohum’u yazdı, Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynandı ancak ilgi görmedi.

1937’de Bir Adam Yaratmak yayınlandı ve Muhsin Ertuğrul tarafından İstanbul Şehir Tiyatrolarında oynandı çok büyük ilgi gördü.

1941 yılında Fatma Neslihan Balaban ile evlendi. Bu evlilikten beş çocuğu oldu.

1942’de yeniden askerlik yapmak üzere 45 gün Erzurum’a gönderildi. 1942 kışında askerde iken siyasi bir yazı kaleme alması nedeniyle mahkûm oldu ve ilk kez hapis cezası aldı.

17 Eylül 1943 yılından itibaren 'Büyük Doğu' dergisini çıkarmaya başladı.

28 Haziran1949'da Büyük Doğu Cemiyeti'ni kurdu. Derneğin ilk şubesi Kayseri’de açıldı. Kayseri’den İstanbul’a döndüğünde bir yazısı nedeniyel “Türklüğe hakaret” suçundan tutuklandı, beraat etti ise de temyizde bozuldu. 1950 affı ile 15 Temmuz’da tahliye oldu.

18 Eylül 1950’de Büyük Doğu’yu yeniden çıkarmaya başladı.

Türkiye'nin çeşitli yerlerinde konferanslar verdi. Sık sık kapatılan ve toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve yazıları çeşitli gazetelerde yayınladı.

1973’te hacca gitti, döndüğünde Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdu.

26 Mayıs 1980'de Türk Edebiyat Vakfı tarafından 'Şairler Sultanı' ve 1982 yılında yayınlanan 'Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu' isimli eseri münasebetiyle de 'Yılın Fikir ve Sanat Adamı' seçildi.

Fazıl 25 Mayıs 1983'te hayatını kaybetti. Eyüp Sultan Mezarlığı'na defnedildi.

BAŞLICA ESERLERİ (BÜYÜK DOĞU YAYINLARI):

ŞİİR

Örümcek Ağı (1925)

Kaldırımlar (1928)

Ben ve Ötesi (1932)

Sonsuzluk Kervanı (1955)

Çile (1962)

Şiirlerim (1969)

ÖYKÜ VE ROMAN

Ruh Burkuntularından Hikayeler (1965)

Aynadaki Yalan (1980)

Kafa Kağıdı (1984)

TİYATRO

Tohum (1935)

Bir Adam Yaratmak (1938)

Künye (1940)

Para (1942)

Namı Diğer Parmaksız Salih (1949)

Reis Bey (1964)

Abdülhamit Han (1969)

MONOGRAFİ-MAKALE-FIKRA-HATIRA

Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil (1933)

Namık Kemal (1940)

Çerçeve (1940)

Son Devrin Din Mazlumları (1969)

Hitabe (1975)

İhtilal (1975)

Yılanlı Kuyudan (1970)

Hac (1973)

Babıali (1975)

İman ve İslam Atlası (1981)

ÖDÜLLERİ

1947 CHP Piyes Yarışması birinciliği Sabırtaşı ile 1980 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü

1981 İman ve İslam Atlası eseri ile Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı

EDEBİ KİŞİLİĞİ İlk şiirleri 1922'de "Yeni Mecmua"da yayınlandı. Milli Mecmua, Hayat ve Varlık dergiler inde yayınlanan şiirleriyle tanındı. 14 Mayıs 1929 - Ağustos 1936 arasında 17 sayı Ağaç dergisini yayınladı. 1943-1971 arasında "Büyük Doğu" dergisini çıkardı. Son Posta ve Yeni İstanbul gazeteler inde yazarlık yaptı. "Sabırtaşı" (1940) oyunuyla 1947 CHP Piyes Yarışması'nda birincilik kazandı. 1928'de basılan "Kaldırımlar" adlı şiir kitabı büyük ilgi gördü. Bu kitabın ardından uzun süre " Kaldırımlar Şairi " olarak anıldı.

1930'lardan sonra özgün şiirden koptu. Mistisizmi İslami değerlere bağlayan, dinsel ve toplumsal bir kavga sanatına yöneldi.

Halk şiiri geleneğinden yola çıkan şair, hece ölçüsünü kullanmıştır.

Şiirleri biçim bakımından kusursuzdur.

Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin “mistik şairi”dir.

Felsefeye olan ilgisiyle şiirde mistik bir anlayış ve duyuşa yönelmiştir.

İlk şiir kitabı “Örümcek Ağı” büyük bir beğeniyle karşılanmıştır. Bu yapıttaki şiirlerinde eşyanın ve insanın bilinmeyen iç yüzünü hissettiren, ıstırabın temsilcisi olan bir şairdir

Şiirlerinde madde-ruh tezadını, insan-evren ilişkisini; insanın iç dünyasını, tutkularını işlemiştir.

Korku, ürpertici hayaller, vehimler onun şiirlerinde sıkça yer alan öğelerdir.

Şiirlerinde esrarlı iç alemini, felsefi görüşlerini; etkileyici bir anlatım, temiz ve berrak bir Türkçeyle dile getirmiştir. Türk şiirinde bir gizem rüzgarı estirdi, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Cahit Sıtkı Tarancı 'nın da aralarında bulunduğu birçok şair üzerinde etkili oldu. Garip akımı nın ortaya çıkışıyla şiirden uzaklaştı. Güçlü bir yazım tekniğinin görüldüğü tiyatro oyunlarında ise daha çok korku ve kaygı psikolojisini işledi. Hatıra, makale, inceleme türü eserlerinde daha çok dinsel ve siyasal konuları ele aldı.

Necip Fazıl’ın 10 şiiri bestelenmiştir; Akşamı Getiren Sesleri Dinle (Sadun Aksüt), Bu Akşam O Kadar Durgun ki Sular (Mehmet Güntekin), İçerimde Gizli Bir Dağ Gizlidir (Mahmut Yivli), Gönlüm ne Dertlidir Ne de Bahtiyar (Ahmet Hatipoğlu), Elimde Sükutun Nabzını Dinle (Muzaffer Şenduran), Zindan İki Hecedir Mehmedim Lafta (Fırat Kızıltuğ)

ZİNDAN İKİ HECE MEHMEDİM LAFTA (ŞİİRDEN BİR BÖLÜM)

Zindan iki hece, Mehmed'im lâfta! Baba katiliyle baban bir safta! Bir de, geri adam, boynunda yafta... Halimi düşünüp yanma Mehmed'im! Kavuşmak mı? .. Belki... Daha ölmedim!

HAKKINDA BİYOGRAFİ ÇALIŞMALARI:

Ahmet KABAKLI – Şairlerin Sultanı Necip Fazıl – Türk Edebiyatı Vakfı Yay. 2005

Atila KARACA – Necip Fazıl Adnan Menderes İlişkisi – Lotus Yay. 2009

Hüseyin YORULMAZ – Bir Neslin Üstadı Necip Fazıl Kısakürek – Hat Yay. 2014

M. Orhan OKAY – Necip Fazıl Kısakürek – Şule Yay. 2003

Mustafa MİYASOĞLU – Necip Fazıl Kısakürek – Akçağ Yay. 2009

Muzaffer UYGUNER – Necip Fazıl Kısakürek – Bilgi Yay. 1994

Salih MİRZABEYOĞLU – Necip fazılla Başbaşa – İbda Yay. 1989

Suat AK – Necip Fazıl ve Büyük Doğu – Büyüyen Ay Yay. 2016

Şakir DİCLEHAN – Necip Fazıl Kısakürek (Sezai Karakoç Gözüyle) – Dicle Yay. 2018

 

NAZIM HİKMET – NECİP FAZIL: BENZERLİKLER – FARKLILIKLAR

Her ikisi de varlıklı ailelerin çocuklarıydı.

Nazım Hikmet dedesi Mehmet Nazım, babası Hikmet idi, adı dede ve babasının isminden gelir.

Necip Fazıl’ın dedesi Ahmet Necip, babası Fazıl, adı dede ve basının isminden gelir.

Nazım Hikmet gözlerini tasavvuf dünyasında (Mevlevi) açtı; Necip Fazıl tasavvuf dünyasında (Nakşibendi) gözlerini kapadı.

Her ikisi de şiir ve sigaraya erken yaşta başladılar.

Nazım Hikmet 15 yaşında iken annesi ve babası ayrıldı; Necip Fazıl 13 yaşında iken anne ve babası ayrıldı.

Nazım Hikmet’in de Necip Fazıl’ın da beşer çocuğu var.

Nazım Hikmet’te Necip Fazıl’da ailenin tek erkek çocuğu idi birer kız kardeşleri vardı.

İkisi de Bahriye Mektebi’ne girdi, orada tanıştılar arkadaş oldular.

Kurtuluş Savaşında Nazım Hikmet Ankara’ya, Necip Fazıl Erzurum’a gitti.

Nazım Hikmet 14 kez yargılandı toplam 14 yıl 4 ay hapis yattı. Necip Fazıl 11 kez yargılandı toplam 3 yıl 8 ay 2 gün hapis yattı.

Nazım Hikmet’te Necip Fazıl’da gazetecilik yaptılar; her ikisi de 1928’de Cumhuriyet’in yazarıydı.

Her ikisi de müstear isimlerle yazılar yazdılar. (Orhan Selim, Mümtaz Orhan ve Ahmet Abdulbaki, Neslihan Kısakürek)

Nazım Hikmet’in şiirleri yasaklandı; Necip Fazıl’ın şiirleri hiç yasaklanmadı.

Her ikisi de şiir dışında ürünler verdiler. Nazım Hikmet tiyatro, resim, senaryo, roman, öykü, çeviri gibi pek çok alanda eserler verdi. Necip Fazıl tiyatro, öykü roman alanlarında eserler verdi.

Tiyatro alanında Nazım 21, Necip Fazıl 15 eser verdi ancak necip Fazıl çok daha başarılIdır.

Her ikisini de tiyatro yazmaya yönlendiren kişi Muhsin Ertuğrul’dur; ayrıca Necip Fazıl’ın eserlerini sahnelemiş ve oynamıştır, yıllar sonra Necip Fazıl “Muhsin Ertuğrul komünist” diye yazdı.

Nazım Hikmet Fransızca ve Rusça biliyordu; Necip Fazıl Fransızca ve İngilizce biliyordu.

Peyami Safa başlangıçta dost olmasına rağmen, her ikisi ile de kavgalıdır.

Gazeteci Ahmet Emin Yalman Nazım’ın hapisten çıkması için çaba gösterdi: Necip Fazıl Ahmet Emin Yalman’ın öldürülmesinde azmettirici olarak hapse girdi.

Her ikisinin de şiir kasetleri vardır.

Nazım’ın şiirleri 78 dile, Necip Fazıl’ın şiirleri üç dile (Almanca, İngilizce, Fransızca) çevrildi.

Nazım Hikmet Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanında, Necip Fazıl Aynadaki Adam romanında hayatlarını yazdı.

NAZIM HİKMET - NECİP FAZIL KAVGASI

Nazım Hikmet, 1936 yılında, eski dostu Necip Fazıl'ı iktidar yalakalığı yapmaması konusunda uyardığı bir mektup yazmıştı. Necip Fazıl'a hitaben yazılan o mektup, dönemin edebiyat dergilerinden Varlık’ta yayınlanmıştı. İşte iki büyük şairin tek mektupta kalan yazışmaları.. Keşke bu yazışma sürebilseydi. Ne var ki çok gergin başlayınca ve üslup sorunu da devreye girince sürdürülememiştir.

Bu ünlü yazışmayla ilgili söylenmeyen bir kaç hususu okuyucularımın dikkatine sunmak ve istiyorum..

NAZIM HİKMET'İN NECİP FAZIL'A MEKTUBU

İşte Varlık dergisinde yayınlanan Nazım Hikmet'in Necip Fazıl'a mektubu:

"Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.

Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme.

Eski dostun

Nazım."

NECİP FAZIL'IN NAZIM HİKMET'E MEKTUBU

İşte Ağaç dergisinde yayınlanan Necip Fazıl’ın Nazım Hikmet’e mektubu:

"Nazım Hikmet!

Nafile çabalıyorsun.

Sana kızmıyorum. Kızmayacağım.

Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hakim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hakimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alakadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hakim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflas nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.

O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilaç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kim bilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilan ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, Beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Babıalide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:

Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?

Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?

Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakarlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun? Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten men ederler.

Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmayan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selam verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.

Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklam açık gözlülüğünü… Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarmaş dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat adiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kabusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?

Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim. Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan acizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman…

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.

İşte görüp göreceğin rahmet!"

(11 Nisan 1936 )

Necip Fazıl Kısakürek

DEĞERLENDİRME

Bu yazıda tartışmanın, eleştirinin içeeriği, dozu, seviyesi ve üslubu açısından bir değerlendirme yapmaya çalışmıyorum. Konu açık: Necip Fazıl, Babıalide, Ştaynburg lokantasında Nazım Hikmet’in yüzüne “Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?” demiştir. Bu soru Nazım Hikmet’e çok ağır gelmiş, birkaç ay geçmesine rağmen etkisinden kurtulamadığı için oturup bir mektup yazmış ve bir edebiyat dergisinde yayınlamıştır.

Nazım Hikmet’in Necip Fazıl’a mektup yazdığı dönem, 1936 yılı, hapishaneye girmeden iki yıl önce…

SONUÇ

Nazım Hikmet ve Necip Fazıl her ikisi de –sevin ya da sevmeyin- bu ülkenin, bu toprağın ürünü.

Her ikisi de hesabını Allah’a veriyor.

Allah onların taksiratını affeylesin.

Onlar kendinden sonraki yazarları ve etkilemeye devam ediyor ise hala okumuyor ise bu boşuna değildir.





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI