Bugun...


Mehmet Günalmış


Facebookta Paylaş









ARTIK BİLEREK BİLMİYORUZ
Tarih: 10-06-2019 08:58:00 Güncelleme: 10-06-2019 08:58:00


          Kenan Evren darbe yaptı, babam az kalsın adımı değiştirip “Kenan” yapacaktı. Milli Güvenlik Konseyinin fotoğrafını camlatıp evin müstesna yerine astı. Ona göre yapılan darbe falan değil, ülkedeki anarşinin sona erdirilmesi, huzur ve barış ortamının sağlanmasıydı. Sadece benim babama göre değil, memleketin kahir ekseriyetine göre durum böyleydi. Ne bileceklerdi Kenan Evren ve onun yardakçılarının, ABD’nin “bizim çocuklar”ı olduğunu? Tek kanallı bir Türkiye’de yaşıyorduk ve mikrofon kimdeyse onu devlet büyüğü biliyorduk. Yani demem o ki 12 Eylül’e darbe demeyen babalarımız, dedelerimiz masum ve mazurdu.

 

          1970’li yıllarda uzun tüp gaz, şeker, yağ, çay kuyruklarına giriyorduk. Günler öncesinden tüpün parasını verdiğimizi, şehre tüp kamyonunun geldiğini duyar duymaz soluğu tüp gaz bayiinde aldığımızı, gene kuyruğa girdiğimizi ve tüp bitince başka bir kamyona sıra aldığımızı bilirim. Hiçbirimiz bu durumu olağanüstü görmüyorduk. Sanıyorduk ki memlekette yeteri kadar tüp, şeker, yağ, çay vs. üretilmediği için böyle oluyor. Nereden bilelim sermayedarların hükümeti zora sokmak ve milletin öfkesini kışkırtmak için böyle bir kıtlığa bile bile yol açtıklarını?

          

          Eskinin sosyal hayatı da böyle bilmezliklerimizle doluydu. Köyden şehre yeni gelmiştik ve şehrin usulleri bambaşkaydı. Şehirde yol vardı, karşıdan karşıya geçerken önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakmak vardı. Niye sola iki defa bakmak zorunda kaldığımızı büyüyüp solun cenabetliğini belleyince daha iyi kavradım. Yaya kaldırımı vardı, polis, hâkim, savcı, kanun vardı şehirde. Hatta sıkıştığımızda gireriz diye para ödenip girilen umumi helâlar bile vardı. Bilmiyorduk karşıdan karşıya geçerken sağa sola bakmayı, kaldırımdan yürümeyi, kanundan, nizamdan bihaberdik.

 

          Ailede mahremiyet duygusu fazla gelişmiş değildi. Gelişmiş olsa ne yazar, memleket fakruzaruret içinde kıvrım kıvrım kıvranıyordu. Ebeveynler ve çocukları aynı odada yatıp kalkıyorlardı. Misafirler bile aynı odada ağırlanıyordu. Hiç unutmuyorum. Mahallemizin çocukları bizim evde televizyon seyretmek için toplanmıştı. Babam rahmetli odanın tam ortasında yatağında uyurken her insanın yapabileceği bir ayıbı seslendirmişti ve ben yerin dibine geçmiştim. Daha bu, anlatabildiğim, anlatamadıklarımın yanında devede kulak kalır… Şimdi herkesin müstakil odası var, her şeyin. Oturma odası ayrı, misafir odası ayrı, yatak odası ayrı.

 

          Çevre… Yemişim çevresini! Hangi çevre hassasiyetinden bahsediyorsunuz? Uzaktan temsil verirsem afaki olur. Kendi memleketimden herkesin bildiği bir misal vereyim: Sevgili Elbistanlılar, Örnek İş Hanındaki terzilerin hemen böğründeki transparan sidik merkezi kapanalı kaç sene oldu, daha doğrusu kapandı mı? Yakın bir zamana kadar ikinci kata çıktığımda asitten gözlerim yanardı. Ne şimdiki gibi çöp konteynerleri vardı eskiden ne de adım başı temizlik işçileri. Herkes her pisliğini denk geldiği yere bırakırdı. Elinde, ağzında, burnunda ve vücudunun güney bölgesinde kendisini rahatsız eden ne varsa hepsini biraz da bizimle paylaşmak için gelişigüzel bırakırdı.

 

          Artık aydınlandık. Hemen hemen her şeyin doğrusunu eğrisini biliyoruz. Trafiğin neredeyse bütün kurallarını biliyoruz. Siyasetin ciğerini söküp yerine takacak kadar uzmanı olduk. Kanunu, nizamı bir avukat, hâkim, savcı kadar biliyoruz. Ekonomi zaten doktora yaptığımız bir alan. Enflasyon, deflasyon, cari açık, borsa, parite… Aileyi de çözdük. Psikoloji biliyoruz, empatiyi öğrendik, kadın haklarını avucumuzun içi gibi biliyoruz, çocuklarımızın yanında tartışmamaktan, “mutfak!” demekten de haberdarız. İnsanlarda bir mide olduğunu, çevreye saçtığımız pisliklerin bu mideleri bulandırdığını da iyi kötü belledik. Evde, okulda, sokakta, televizyonda, STK’lerde sabah akşam bir yerlerimize doğrular manzumesi pompalanıyor. Yani anlayacağınız, kendisinden haber alamadığımız, varlığını idrak edemediğimiz çok nadir doğru kaldı. Peki, buna rağmen niye hiçbir yerde huzurumuz yok? Neden hâlâ evimizde, sokağımızda, trafiğimizde, okulumuzda, adliyemizde, karakolumuzda, hastanemizde yeteri kadar güvende hissetmiyoruz kendimizi?

 

          Çünkü biz artık bilen ve bildiğiyle amel etmeyen vahşiler sürüsüyüz. Eskiden insanlar kendilerine, çevrelerine, tabiata cehaletleri yüzünden zarar veriyordu. Bugün birçoğumuz taammüden zarar veriyoruz. Hayatın bütün alanlarında doğrunun ne olduğunu bilmemize rağmen keyfi bir biçimde yanlışı tercih ediyoruz. Yanlış olduğunu bile bile yapıyoruz birçok şeyi. Kırmızıda geçen sürücü, sevgilisine kızıp sokak lambasını patlatan genç, komşusunun hastasını, uyuyanını düşünmeden gürültü çıkaran yetişkin, adalete kıyma pahasına hukuk cinayeti işleyen hâkim, körpecik dimağları kirleten öğretmen, hastasını para musluğu gibi gören doktor… Bütün bunlar cehaletin değil, şuurlu bir kötülüğün mümessilleridir artık. Kimse bilmiyordum diyerek sıyıramaz kendisini.

 

          İyi de çözüm ne diyeceksiniz? Vallaha işinize gelse de gelmese de tek bir çözüm var ve bunu en iyi bilenler de güya en az tahsil yapanlar. Herkesin selameti için, dünyanın saadeti için, nesillerin güzel bir istikbale yürümesi için, barış ve kardeşlik için yegâne anahtar ortada. Hani kamyoncu ağabeylerin alınlarında bir yazı var ya, onu esas alırsak kurtuluruz. “Huzur İslam’da” Tek bir şartla: Bu İslam, din tüccarlarının kirli dişleri arasında vıcık vıcık edilen türden olmayacak. Sözde değil, özde yani…

 




FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI