Bugun...


İbrahim GÖVCECİK


Facebookta Paylaş









Bir Seçmenin Anatomisi
Tarih: 12-03-2019 19:12:00 Güncelleme: 12-03-2019 19:56:00


Akşam namazının son rekatını tamamladı. Sağına soluna selam verdiği anda, dışarıda, bir otomobilden kulağına gelen türkünün nağmeleri ile hangi duayı okuyacağını şaşırdı. 


"Kahpe felek sana nettim neyledim.
Attın gurbet ele parelerimi."


"Lahavle" çekip seccadeyi topladı. Geriye dönüp baktığında eşi, evdeşi, iyi günde, kötü günde hep yanında olan, sırdaşı divanda, bir battaniyenin altında yatıyordu. O da türküyü duymuş olacaktı ki, donuk gözlerle beyine bakıyordu. Hayri, hanımının yanına yaklaştı, namaz için kapattığı televizyonun sesini açtı, kumandayı hanımına verirken "Ben çıkıyorum, iki saate kadar geri gelirim." dedi. Musandaranın ardında duran pençe üstüne pençe atılmış ayakkabısını giydi. Som çam ağacından yapılmış eski kapıyı çekti, neredeyse göçecek olan tahta merdivenden yavaşça inerek sokağa çıktı. Geriye dönüp "Allah vere de bu yıl tepemize göçmeye bu ev!" diyerek eve bir baktı.

 
İşletme fakültesinde iken, iyi bir bürokrat,  belki de zengin bir muhasebeci olacağını hayal ederdi. Ne var ki, son sınıfta iken 12 Eylül darbesi olmuş, sorgusuz sualsiz tutuklanmış, 'Allahsızlar'ın çarkları rayına oturana kadar, suçsuz yere onca işkenceyi de tadarak, tam altı yıl o ceza evi senin, bu  ceza evi benim dolaşmıştı. Anası oğluna dayanamayıp 'indirmiş', iki yıl sonra da vefat etmişti. Babası da bir müddet daha, eski değirmende çalışmış, yalnızlığa dayanamamış, eşinin vefatından  üç yıl sonra  da vefat etmişti. Hayri, her ikisinin de cenazesinde bulunamamış, içinde derin bir iz bırakmıştı bu ölümler.

Yapayalnız kalmıştı hayatta.


Tahliyesinden sonra, okulu bitirmek istemiş ama  olmamış. Eski dostlarından iş bulmaları için yardım istemiş, ciddi bir yardımda bulunan da çıkmamıştı. Sonunda 'her ne iş olursa' çalışmaya başlamıştı.  Akrabalarının ön ayak olmasıyla, kasabanın garibi  olan bu ailenin kızı ile evlenmiş, iki oğlan sahibi olmuşlardı. Hapiste yediği darbelerden olacak, ikinci oğlanın doğumundan kısa bir süre sonra da kendi sağlığı bozulmuş, ancak ayak işlerine gider olmuştu. Çocuklarını da okutamamış, ikisini de gurbete yollamıştı. İşte bu nedenle biraz önceki nağme içine işlemiş, duasını bile edememişti.
Mahallenin yokuşundan aşağı inerken, türküyü de istemsiz olarak mırıldanmaya başladı.


"Kahpe felek sana nettim neyledim?
Attın gurbet ele parelerimi,
Akıbeti beni sılamdan ettin,
Kestin mümkünümü çarelerimi."

Mırıldanarak yürüyordu ki "Hayri!" diye bir çağıran oldu. Başını kaldırdı baktı, eski arkadaşlarından biri idi. Arabasının camını açmış, kendisini çağırıyordu. "Seçim bürosuna gidiyorum, sen de gel istersen. Gel, bin beraber gidelim." dedi. Hayri isteksiz de olsa bindi arabaya.. yol boyunca arkadaşı, kendi ittifaklarının nasıl fark atacağını, hangi projelere imza koyacaklarını, memleketi bir bu kadar daha nasıl büyüteceklerini anlatıp durdu. 
Aslında Hayri, babasının ölümünden sonra siyasete uzak kalmıştı. Nasıl kalmasındı ki, ne zaman seçim olsa, 'tatlı su balıkları' Hayri'den daha aktivist oluyor, daha çok işkenceye maruz kalıyor, daha bir siyasetin içinde oluyorlardı. Geçmişte yaptıkları eylemlerde ve kahramanlıklarda Hayri ne idi ki..!


Ama son iki yıldır, işin rengi değişmişti. İstiyordu ki oğullarını gurbetten kurtarsın. Geçen yıl desteklediği parti iş başında olmasına rağmen, kendi çocuklarını bir işe yerleştirmek için kimseye ricada bulunamamıştı. Gururuna yenik düşmüş, kimseye eyvallah etmemişti. Ama bu seçimde kararlı idi. Bu kez de parti iş başına geçerse, arabasına bindiği eski arkadaşından çocuklarına iş için yardım isteyecekti.


Seçim bürosunun önü kalabalıktı. Çaycılar çay, çorbacılar çorba, dönerciler döner dağıtıyordu isteyene. Hayri'ye de verecek oldular, ama o istemedi. "Tokum" dedi. Halbuki açtı, evde hanımı da açtı. Muhtarın yardımıyla aldığı sosyal yardım, ancak o kötü evin kirasına ve biraz da yiyeceğe yetiyordu. Ayda on gün de işe çıkabilirse, o ay zengin  kabul ediyorlardı kendilerini. Seçim bürosu arada bir hareketleniyor, kapı önünde bir kaç kişi slogan atarak bağırıyor, dinleyenler alkışlıyordu.  Karşı partinin seçim aracı geçerken uğultu ve sloganlar daha da artıyor, halka onların seçim müziğini dinletmek istemiyorlardı. Halbuki iki yüz metre ileride de onların seçim büroları vardı. Hayri arada bir başını kaldırıp o yana bakıyordu. "Valla bu seçimde bunlar bayağı iyi gidiyorlar. Maazallah ya o parti kazanırsa!"  Yıllardır siyasete uzak duran Bıçkın Hayri, "çocuklarının istikbali" için bu partinin yanında gözüküyordu. Ya onlar kazanınca, 'kentsel dönüşüm' projeleri uyarınca önce kendisinin yok pahasına ucuza oturduğu evden başlarlarsa yıkmaya..! Gurbette küçük oğlanın çalıştığı firma da o partili bir işverene ait, ya onun kulağına da giderse Hayri'nin bu parti bürosunda görüldüğü! Yarın buradan giderken o seçim bürosunun önünden geçse, hırdavatçı eski arkadaşı hep orada oturuyor, Hayri'yi görse de çağırsa, ısrar etse biraz da, kimseye çaktırmadan orada da gözükse.. acaba?
"Olur mu lan, bana yakışır mı? Yıllardır bu davaya hizmet etmiş, bu uğurda yıllarını çürütmüş ben, böyle bir alçaklığı nasıl yaparım?"  diye iç geçirirken karşı partinin seçim aracı ikinci kez önlerinden sloganlar atarak geçiyordu.

 
Eskiden olsaydı bu iki parti böyle birbirlerine nisbet edebilirler miydi?

Mümkün değil. 

Değil önlerinden geçmek, aynı caddede bulunmaları bile felaketti. "Böylesi iyi" dedi Hayri kendi kendine, "Ama bunda da düşman belli değil, herkes birbirine hem dost, hem düşman, ama gizli, ama aleni, ama adice." diye kendisini yalanladı Hayri. Dün karşı partinin seçim aracının üstünde, başkan adayının yanında duran İhsan, geçen seçimde bu partinin amansız militanıydı. Aha şu üst başta oturan, başkan adayına gözükmek için her fırsatta lafa karışan Emin, iki yılda, nasıl böyle köşe oldu?  Valla, herkes bir şekilde işini çıkıştırdı.  Siyasetin ve demokrasinin Anadolu versiyonunu kullanarak, ailecek ihya oldular, ortada bir bizim Hayri kaldı baldırı çıplak.


Bu nasıl bir garabet böyle?


 Eskiden seçimler bu kadar tantanalı olmazdı. Müzikler, flamalar ve bayraklar. Araçlar, araç konvoyları, gösteri yürüyüşleri, kortejler, eşantiyonlar.. ama hepsinde de bir insan seli var. Bu insanların işleri güçleri yok mu? Liderler, nerede ellerine mikrofonları alsalar, televizyonlar anında canlı yayındalar. Konuşmacılar, halkın kelle sayısına göre kalabalığa "maşallah" çekiyorlar. Halk da "........ seninle gurur duyuyor!" diye sloganla sık sık konuşmacının sözünü kesiyor,  konuşmacı da "onlarla gurur duyduklarını" söylüyor cevaben. Biri de çıkıp, "Yahu benim ülkemde bu kadar işsiz güçsüz mü var? Nereye gitsek mesai saatında bile meydan dolu." diye kendisine soramıyor.  Bu beldenin nüfusu elli bin, meydanda bir o kadar insan var. Öğrencilerin okulu, öğretmenlerin dersi, memurların dairelerde işi, esnafın alış verişi yok mu?


Kafasındaki bu sorularla Hayri seçim bürosunda iki saatını doldurdu. Bu arada, partinin adayı da büroya 'teşrif' buyurmuş, hemen çevresi sarılmış, kimisi hayranlıkla, kimisi gülen gözlerle, adayının yüzüne bakıyor. "Baaak ben de burdayım" der gibi adayla göz göze gelebilmenin çabası içinde insanlar. Arada bir masanın üzerindeki tabletvari telefonunu alıyor aday efendi, 'Ankara'dan gelen mesajları'  okuyor, yanındaki müstakbel meclis üyesi yoldaşının kulağına direktifler fısıldıyor, o anda herkes bir "Sus!" oluyor.


Arada bir de  aday efendi, eline mikrofonu alıyor, kapı önüne çıkarak, seçmenine Ankara'dan gelen yeni yatırım müjdesini veriyor.


Hayri tüm bu görsel şöleni orada bırakıp, kendisini getiren arkadaşından izin isteyip eve gitmek istiyor. Arkadaşı 'bir oy, bir oy' ilkesinden hareketle, Hayri'yi eve bırakmak istiyor. Hayri teşekkür edip oradan ayrılırken, karşı parti bürosunun önünden geçip geçmemek için halen içindeki 'şeytan'la mücadele ediyor.


Yolda kafasında bir yığın soruyla eve doğru yürüdü Hayri.


Seneye oğlan askere gidecek, ya güney doğuya giderse..?


Ya oğlan, askerde uzmanlık isteyip savaş bölgesine giderse..?


Küçük oğlan buraya gelmek istemiyor. Ancak lise ikiye kadar okuya bildiği için kendisini tahsilli görüyor. Liseyi dışarıdan okumak istiyor. Acaba bunun maddi bir külfeti olacak mı?


Hanımın sağlığı iyice bozuldu. Buradaki doktor, hanımı büyük bir hastaneye yollarsa, ben nasıl yanında kalabilirim?
"Sıkıntı çok, çare yok. Valla bu iş gurur yapmanın ötesinde. Bu benim için son fırsat! Bu seçimi değerlendirmem lazım." diye düşünüyordu.


Şehire yapılacak tüm projeler umurunda bile değildi. Sağlığım ve param olmazsa, yapılacak park ve bahçede benim ne  işim var? Can parelerim gurbette sürünürken, ben hangi zevkimden kültür evinde zaman doldurayım? İki taraf da bizim mahalleye gözünü dikmiş, her ikisi de 'Kentsel dönüşüm'e buradan başlayacağını söylüyor. Evsiz kalırsam bana kim barınak verir?"


............
 "Biz dünyaya insanlığın, haysiyetin, şerefin, dürüstlüğün, adaletin, milli ve manevi tüm değerlerin hakim olması için canımızdan can, kanımızdan kan verdik, geldiğimiz noktada bunların hepsi sloganlarda kaldı."
"Vatansız bir adam dört kelimeyi yan yana getirdi mi, bir numaralı vatanperver kesiliyor! Korkaklar cesur, ahlâksızlar ahlâklı oluyor! İşin en acı tarafı, yüzyıllardan beri devam eden bu oyunun ne zaman biteceğini de kimse bilemiyor' diyor ya Galip Erdem rahmetli." diye düşünerek, harap evin,tahta merdivenine adımını attı. Derin bir nefes aldı, "sabah ola hayrola" dedi. 
Zaten hep böyle diyordu Hayri..
Diyordu da sabah hep başkalarına oluyordu.



 





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI