Bugun...


Faruk Tamer


Facebookta Paylaş









Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Mevlevilik
Tarih: 15-01-2018 18:40:00 Güncelleme: 15-01-2018 18:41:00


 

 

İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ölümünün 744. Yıldönümü olan 17 Aralık 2017 tarihi öncesi, bu coğrafya da, yüzyıllardır milyonlarca insanı etkilemiş ve etkileyen, Türk İslam Kültürünün bu büyük tasavvufu ve velilerinden Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Mevlevilik hakkında, bilinse de, ölüm yıl dönümü münasebetiyle kısa da olsa, hakkında bazı bilgileri hatırlamanın yerinde olacağı düşüncesiyle hazırladığım bu yazı metnim, umarım siz okurlar içinde yararlı olur.

 

Hayatı, Mevlevilik yolunun esaslarıyla dolu geçen Mevlana’yı anlayabilmek için, Mevlevilik hakkında bilinmesi gereken bilgilere ihtiyacımız olacaktır. Bu nedenle Mevlana derken, Mevlevilik hakkında bilinmesi gereken bazı ayrıntılara bakmalıyız. Mevlevilik; İslami kaidelerin iyi karşılandığı ve İslamiyet kadar eski ananelere sahip 12 tarikattan biri olup, yedi asırlık bir tarihe sahiptir.

 

Hz. Mevlana’nın Konya da ki külliyesi, 1273 de vefatından sonra, oğlu Sultan Veled tarafından, babasının felsefesi, usul ve erkânı sınırlandırılarak ve sembolleştirilerek kurulmuştur. Mevlana hanedanının erkek tarafından gelen ve Çelebi denen erkânı, sırasıyla, dürüst şartlarda, tarikatın şeyhliğini ve şifahi tüzüğünü devam ettirmişlerdir.

 

Mevlevilik, hem halk’a, hem de aydınlara açık bir tarikattı. Gayesi, insanın doğuşunda ki iyi tarafları olgunlaştırmaktı. Tekkeler bağlı dervişler, dedeler ve şeyhler, İslami değerlere bağlı, İslami disiplin sahibi, bilgili ve örnek insan olmaları, cemiyeti, memnun ettiği gibi, onlar gibi olma yollarının kendilerine her zaman açık olmasından duyulan sevinç de, Mevlevilik Kültürünün gelişmesi ve yaygınlaşmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri olmuştur.

 

Mevleviliğe bağlı kalmanın en önemli şartı, İslâm şeriatına uymak ve Mevleviliğin hususi kaidelerine riayet etmekti. Konya da ki Dergâh da, aşçıbaşı denen ve baş mürşit sayılan dedelerin yanında, bin bir gün çile çekip, pişen (olgunlaşan) dervişler, dedelerin onaylaması ile herhangi bir şehirde tekke açıp şeyhlik yaparlardı.

 

Mevlevilik yoluna girmek isteyen ve dergâhlara başvuran kimselere, gelenekselleşmiş, ananevi koşullar hatırlatılarak, bunlardan üç şartın yerine getirilmesi ve uyulması ana koşul olarak kendilerinden istenirdi.

 

1-Yol uzundur, tam bin bir gün yoruldum demeden söylenenleri yapacak, her şeye Eyvallah diyeceksin ve kimseden şikâyet etmeyerek, şeriata muhalif hareketlerde bulunulmayacak.

 

2-Yalnız, sema a girip, derviş olmak isteyenlere, Mevlevilik örf ve âdetinden çıkmadan, kâinatın seyrine uyup sema etmeleri yanında, dervişlik vecibelerini yerine getirmeleri de istenirdi.

 

3- Dergâha, dede veya derviş olmak gayesi olmadan gelip, ortamdan tecrübe edinmek, derviş ve dedelerin ruhi hallerinden istifade etmek, Mevlânâ’nın sohbetlerinden feyz almak, kaidelerin dışına çıkmadan bağlılık gösteren gönüllülere Mevleviliği seven anlamına Muhib denirdi.

 

Mevlevi Tekkelerinin çoğunlukla bulunduğu yerlerin başında, fethinden sonra, İstanbul şehri gelmekteydi. İstanbul, adeta Mevleviliğin merkezi konumundaydı. Münevverler de olmak üzere, her sınıftan halk tekkelere gelebiliyordu. İstanbul da ki bu tekkeler, adeta birer sanat akademisi konumundaydı. Burada, Türk Musikisi de dinleniyor, edebiyat meraklıları bile, aradıkları çoğu ders bilgilerine burada kavuşuyorlardı.

 

El sanatları ile meşgul bazı dervişler, eğer, dede iseler, kendilerine tahsis edilen odalarda güzel yazı (hüsn-ü hat) kalem yapımı ve bazı fildişi oyma işlerini merakı olanlara öğretirlerdi. Dergâha girenler her hususu anlamaya çalışır, edeple konuşmasını öğrenirlerdi. Mesnevi takrirlerini dinler, İslami terbiye ve ruh aleminden irfan hissini alır, cemiyette dürüstlüğüyle tanınan seçkin insanlar sıfatına bürünürdü.

 

XIX. Yüz yılın ortalarına doğru, tekkelerde şeyhlik, baba dan oğula geçmeye başlanması sürecine, kâmil bir zat olan Kuşadalı İbrahim Efendi nin deyimiyle “Artık tekkelerden feyz kalktı” anlayışı ile bakılmaya başlanmasıyla da, yavaş, yavaş tekkelerin sonunun geldiğinin işaretleri de belli olmaktaydı. Nitekim bu süreç içerisinde tekkeler kapanmasına rağmen, farklı anlayış konumundaki, Mevlânâ’nın 700 yıl öncesinde ki Konya da ki Hz. Mevlânâ Asitanesi ( büyük tekke) kapanmamıştır.

 

Hz. Mevlânâ, bugün sadece İslam dünyasının değil, tüm insanlığın değeri haline gelmiştir. Hz. Mevlânâ ve öğretisinin, UNESCO’nun korunması gereken kültür mirası olarak kabul edilmiş olması, evrensel boyutta büyük bir değer olduğunun da göstergesidir.





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI