Bugun...


D. Mehmet DALKANAT


Facebookta Paylaş









DİNSİZ KAPİTALİZM
Tarih: 22-05-2019 09:43:00 Güncelleme: 22-05-2019 09:56:00


            Adından da anlaşılacağı gibi paracılık, mülkiyetçilik, sermaye tekelciliği, sınırsız kar ihtirası gibi görünen anlamları olan kapitalizm sistem olarak ilk çıktığında ekonomik bir proje olarak tanımlanıyordu. Şimdilerde ise tüm insan hayatını şekillendiren bir din, iman, itikat formatında gelişme gösteriyor.

 

            Oysa adı kapitalizm olmasa da kadim zamanlardan beri insan fıtratında olmayan bir kavram değildi. İnsan türünün ilk toplumsal hayata geçiş sürecinde, ilk mükellef olduğu, akıl, izan, idrak kazandığı, muhakeme ve muhasebe bilincini geliştirdiği zamanlardan beri var olduğu tüm kutsal kitaplarda anlatılır.

Kuran’da Âdem kıssasında sembolik bir ifadedir, iki değişik karakterden bahsedilir. İsim verilmez ama diğer kutsal kitaplardaki anlatımlardan dolayı Habil-kabil olarak bilinir. Habil sakınanlardandır yani takva sahibidir, hayvancılıkla uğraşır hakka yakınlaşmak için en iyi koyununu (malını) halkla paylaşır. Kabil ise ziraatla uğraşır, ihtiraslıdır, mülkiyetçidir, toprağı sınırlandırmış kendine mal etmiştir. Hakka Yakınlaşmayı pek önemsemez, en kötü ürünlerini istemeyerek da olsa halka sunar. Bu durum karşısında halk Habil'e yakın durur ve O’nu övülmüş kişilerden olarak görür. Yalnızlaşan Kabil ise hasetliğinden, kaybetme korkusundan, ihtirasından kurtulamaz Habil’i öldürerek itibarını kazanacağını düşünür.

Ve hikâye farklı değerleri öne alarak devam eder gider. Habil de Kabil de peygamber evladıdır, ikisi de Allah’ı bilir ve inanır, ikisi de peygamberi bilir ve inanır. Aralarındaki fark birinin kul olarak malını mülkünü Hak dediğimiz halkla bölüşmesi, paylaşması, toplumcu bir karakter taşımasıdır. Diğerinin ise Hak dediğimiz halka karşı malını mülkünü kıskanması, sadece onu kullanarak itibar kazanmaya çalışması, gerekirse öldürebileceğini ifade etmesidir. Kabil mülkiyetçidir, hırslıdır, hep benim olsuncudur.

Gerekirse zalimdir, katildir, kısaca ifade etmek gerekirse "Dinci Kapitalisttir"

 

            Bahsedilen bu serüven tüm insanlık tarihi boyunca bu gün de dâhil sürüp gelen bir gerçeklik olmuştur. Dinci kapitalist katiller her zaman öldürmüşler, hâkimiyetlerini sürdürmek için her türlü yola başvurmuşlardır. Ve vazgeçmedikleri tek görüntü "dinci" olmalarıdır.

Dinci kapitalist hâkimiyet haddi aşıp katlanılamaz bir aşamaya geldiğinde, bu günün diliyle "devrimci ve değişimci" önderler yani peygamberler zayıf bırakılmış köylü, köle ve yoksulları arkasına alarak Dinci kapitalistlerin zulmüne son verip ilahi öğretiyi güncellemişlerdir. Firavunların her biri bir dinci kapitalisttir, Allah’ı inkâr etmemişlerdir, yeryüzündeki Allahın temsilcisi olarak halka kendilerini inandırmışlardır.

Her peygamberden hemen sonra dinci kapitalistler derhal harekete geçerek dinin kendilerinden sorulacağını iddia ederek dini ele geçirmişler, birer dinci kapitalist olarak sömürülerine devam etmişlerdir.

Yeryüzünde bizim anladığımız anlamda Ateist hiç olmamıştır. Dehriler diye çok marjinal kaybolup bazen çıkan gruplar olmuşlarsa da akli melekesi tekamül etmemiş hilkat garibesi yaratıklar olarak değerlendirilmişlerdir. Tarih boyunca egemenlik mücadelesi sürekli din diliyle vuku bulmuştur. Bir tarafta din diliyle yoksulların, kölelerin, zayıfların arkasında duran peygamberlik müessesesi, bir tarafta peygamberden hemen sonra onu istismar ederek sahiplenen dinci kapitalistler.

Kısaca Ali Şeriatının tespitiyle tarih "Dine karşı Din" mücadelesinden ibarettir. Nereye kadar? Peygamber Muhammed'e kadar. Kuran Peygamberlik müessesesinin bittiğini haber verdiği günden itibaren artık güncelleyici önderlik din diliyle gelmeyecektir.

 

            Nitekim "Kerbela vakıasıyla" son darbe indirilecek ve din diliyle getirilen güncellenmiş son ilahi öğreti de dinci kapitalistlerin eline teslim edilecekti.

Ne var ki teknoloji gelişmiş ve yazılı belgeler değiştirilemeyecek kadar yaygınlık kazanmıştı.

Dinci kapitalistler ikinci bir kaynak olarak her zaman olduğu gibi Peygamberi kutsallaştırdılar ve milyonlarca hadis uydurarak dini kendilerine has kıldılar. Karşı çıkanlara da tarihsel varisleri gibi hiç acımadılar, kılıçtan başka da cevap vermediler. Hak ve halk yolunda itiraz eden milyonlarca masum insan acımasızca katledildi. Yüzyıllar içerisinde dinci kapitalistlerin uydurduğu yalanlar çaresizlik içinde zorbalıkla dinsel birer gerçekliğe dönüştürüldü.

Bu gün Ortadoğu İslam ülkeleri maalesef bu dinci kapitalizmin egemenliği altında kıvranmaktadır...

 

            Avrupa Peygamber Muhammed'den önce de İsa'nın yolunda olduklarını iddia eden Dinci kapitalistlerin elindeydi. Musa ve On Emir (Tevrat) tamamen dinci kapitalist Yahudiler tarafından temsil ediliyordu. Uzak doğudaki tüm dinlerin kaderi üç aşağı beş yukarı aynı pozisyonun değişik versiyonuydular.

 

            Ancak Avrupa’da Kilise artık haddi aşarak insan hayatını tehdit edecek noktaya yükselmişti. Krallar kilise ile birlikte halka nefes alacak bir alan bırakmıyorlardı. Tek çıkış yolları kalmıştı, dinci kapitalizme son vermek. Uzak doğu ve İslam halkları nispeten dinci kapitalist olan saray ve saltanat sahiplerini doyuruyor kitlesel paylaşım kültürü de öldürücü bir sonu engelliyordu. Ama Avrupa’nın konumu gereği tahammül edecek sınırları kalmamıştı. Ya bir çıkış yolu bulacaklardı, ya da bu dinci kapitalizm kıtanın sonunu getirecekti. Bu gidişe dur diyecek alternatif din dili de artık dünyada yoktu ve olmayacaktı.

Yeryüzünde ilk defa din dışı bir çözüm arayışına ihtiyaç duyuluyordu.

Ve Avrupa aydınlanma sürecine ilk adımlarını böyle atacaktı. Kiliseyi, din dilini, Kralları ve dini her söylemi yok sayarak.

 

            Elbette dinci kapitalizmin uydurulmuş çürük temellerine karşı pozitif ve özgür aklın üreteceği çözümler dinci kapitalizmi aşacaktı. Aynı zamanda özgürleşen akıl teknolojik ve sanayiye dayalı icatlarını da önüne alarak dinci kapitalizme kendi bölgesinde son verecek güce ulaştı. Dinci kapitalizmin topluma dayattığı tüm çürük temel düşünceler bir bir yıkılıyor yerine pozitif aklın din dışı ürettiği yeni düşünceler ikame ediliyordu. İnanç toplumlarının yerini ulus toplumlar alıyor, eğitimden ekonomiye, ahlaktan sosyolojiye, yönetimden siyasete her alanda yeni düşünceler teklifler, öneriler üretiliyor imparatorluklar yıkılıyor, krallar devriliyor yeni bir çağ, yeni bir dönem gümbür gümbür geliyordu. Kıta Avrupa’sı önü alınamaz bir şekilde sanayi ve teknolojideki gelişmelerini diğer kıtalara taşıyor tarım ve ziraat toplumlarının sade ve yönetilebilinir şartları artık karmaşık bir hal alıyordu. Dizginlenmesi zor bu yükselişin artık bir program ve sistem dâhilinde yürütülmesi gerekiyordu.

 

            Bu duruma çözüm getirmek amacıyla üretilen birçok teklifin yanında "Adam Smith" in bir ekonomi projesi olarak sermayeye dayalı kapitalizm önerisi ilk defa bu süreçte konuşulmaya başlanmıştı.

Sınırsız mülkiyet hakkı, hanedanlıklara tahsis edilen büyük sermaye ve bu sermayenin tevarüs yoluyla devamının sağlanması, üretici emek gücünün sermayenin emrine tahsis edilmesi ve devlet gücünün büyük sermayeye kolaylık sağlaması kapitalizmin temel yasaları olarak kabul görecekti. Aynı zamanda bu proje uluslar arası kıtalara kadar uygulanacak ve bildiğimiz küresel sömürünün ilk adımları atılmış olacaktı.

 

            Gördüğünüz gibi Avrupa’da dinci kapitalizm ortadan kaldırılmış ancak onun yerine hurafelerinden, akıl dışı uydurmalarından kurtarılmış daha akılcı, modern, ancak keyfiyeti değişmeyen daha programlı, daha acımasız ve daha küresel "dinsiz kapitalizm" doğmuştu. Bir dönem acımasızca uygulanan bu kapitalist proje o kadar keyfiliğe götürülmüştü ki, karın tokluğuna çalıştırılan emekçiler, diğer kıtalardan getirilen köle işçiler ve alın terlerinden çalınarak oluşturulan büyük sermayeler neredeyse işçiler arasında kitlesel ölümlere yol açacak kadar hırs ve ihtirasa bürünmüştü.

 

            19. yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyada bu sürecin karşısında duracak bir ses bulunmuyordu. Uzak doğu kendi kendisine yeterlilik içerisinde derin bir uykudaydı. İslam coğrafyası ise dinci kapitalizmin kıskacında debelenip duruyordu.

Yönetimsel olarak sonunu görüyor ancak bir çözüm üretemiyordu.

Yenidünyaya ayak uydurmanın kendi sonunu getireceğini biliyordu. Sünni veya Şia, geniş halk kitleleri kendi iç dinamikleriyle ayakta durmaya çalışıyor ancak yenidünyanın ayak seslerinden habersiz yaşıyordu. Çaresizlik içerisinde kıvranan saraylar, şahlıklar (yönetim) Avrupa’ya öğrenciler gönderiyor bu yeni oluşumu tanımaya çalışıyordu. Çözüm öneren her kesimi saraya davet ediyor bir çıkış yolu bulmanın yollarını ve şartlarını arıyordu.

 

            Ancak bu zulüm çarkına itiraz yine kendi içinden gelecekti. Dinci kapitalizmin egemenliğini birlikte yok eden Avrupa düşünürleri yeni icat edilen dinsiz kapitalizme de karşı çıktılar.

Ve Marks'ın "Das Kapital" projesinde ifadesini bulan karşı ekonomi projelerini ürettiler. Sınırsız mülkiyetçiliğin ve bireyselliğin karşısına toplumculuğu, sermaye tröstlerinin ve hanedanlarının karşısına örgütlenme özgürlüğü ve eşit paylaşımı, sınırsız kar serbestliğinin yerine denetimli üretim ve tüketim ilişkilerini düzenleyen sosyalist ekonomiyi önerdiler. Ezilen işçi sınıfının sahiplendiği bu söylem dalga dalga yayılacak ve sömürülen, ezilen kıtalar arası köle işçilerin de umudu olacaktı.

 

            Panikleyen dinsiz kapitalizm derhal eski alışkanlıklarına dönecek kiliseyi devreye sokacak kendi dinsizliğini unutturarak sosyalist söylemlere karşı dinci kapitalistlerle ittifak edeceklerdi. Her ikisinin de ortak ekseni kapitalizme iman ve itikat etmeleriydi. Dinci veya dinsiz olmaları sadece görüntüden ibaretti. Oysa eski çağlarda dinci kapitalistlere karşı din dilini güncelleyen peygamberlerin söylemlerinin modern zamanlardaki farklı bir versiyonuydu sosyalistlerin söylemleri. Bunu hiç bir zaman anlayamadı sosyalistler.

Karl Marks anlamıştı ama sosyalistler anlayamadı. Ve dinsiz kapitalistlerin dini motifleri kullanmaları karşısında hep yenik düştüler.

 

            Bu gün geldiğimiz noktada maalesef dünyayı kapitalist hanedanlıklar ve sermaye tröstleri yönetiyor. Küresel sermaye sahipleri eski dünyanın dinci kapitalistlerini destekliyor. Gelişen ve değişen yenidünyadan habersiz yaşayan masum ve mazlum üçüncü dünya halkları kapitalist sermayenin yarattığı dinci diktatörler vasıtasıyla uyutuluyor, geri bırakılıyor, dinsel sömürüye tabii tutuluyor. Karşı duran hürlü dini veya din dışı söylem acımasızca bastırılıyor, susturuluyor gerekirse öldürülüyor.

 

            Özetin özeti olarak tanımlamaya çalıştığımız bu görüntü umutsuz bir vakıa gibi algılanabilinir. Ancak İnsanlık tarihi buna benzer sayısız dönemler geçirmiştir. En umulmadık bir vakitte Bir Musa, bir İsa, bir Muhammed, bir İbrahim çıkıp gelebilir. İlla din diliyle konuşması da gerekmeyebilir, önemli olan devrimci ve değişimci önderliğin mahiyetinin aynı değerlere sahip bulunmasıdır.

Bu değerlerin temel görüntüsü ne namazdır, ne oruçtur, ne haçtır ne umredir ne de başörtüsüdür. En mübariz görüntüsü önderliğin kendisi için hiç bir ücret talep etmemesi, yoksulluğun en dibindeki insanlarla birlikte yaşamı paylaşmasıdır. O gün geldiğinde dinci ve dinsiz kapitalistler nasıl bir devrimle devrileceklerini göreceklerdir...





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
YUKARI